Herkese selamünaleyküm sevgili okurlarım bu ayki BCP konularından biride sevgi ve aşk. Bende bu konu ile izlediğim ve çok etkilendiğim filmi yazmak istedim. Eminim sizde izlemek istersiniz. Film:”Şuursuz Aşk”❤️❤️
16 Ekim 2024 Çarşamba
BCP (Blogları Canlandırma Projesi) EKİM AYI YAZIM
30 Ağustos 2024 Cuma
BCP (Blogları Canlandırma Projesi) Ağustos Yazısı
Merhaba sevgili okuyucularım! Bu ayın konularından biride tıp imiş. O zaman biraz gerçek tıptan konuşalım. Evet gerçek tıp nedir sizce yani kastettiğim tıp aslında günümüzdeki tıp değil. Okuduğum bir kitapta tıp adına bir çok gerçekleri yazmışlar ve ilk orada öğrendim herşeyi. Aslında Rabbimiz bizim için hastalık elbette yarattı ve tüm bitkiler ile de dertlerin dermanını, şifasını verdi. Efendimizin çörekotu her derde devadır örneği gibi. Yada o yıllarda verem hastalığına karşı buldukları çareler. Bunların yanında Osmanlı’da darüşşifaların kurulup rabbimin verdiği aklı kullanarak ilk tıbbı ve tıbbi malzemeleri bulan ve dünyaya yayılacak ömürlük eserler bırakan alimlerimizde gerçekten tıbbın ilim adamları imiş. Misal Ebü'l Kasım Halef bin Abbas Zehrâvî isimli Müslüman bilgin, Et-Tasrif isimli tıp ansiklopedisinin üç bölümünü cerrahi aletlere ayırmış. Ve şu bilgilide eklersem:
“İslam tıp bilginlerinden özellikle İbni Sina'nın Batı tıp tarihinde önemli etkisi olmuştur. Onun “Kanun fi’tıp”adlı eseri Latinceye çevrilmiş, yalnız 15. ve 16. yüzyıllarda otuz beşten fazla baskı yapmıştır.
İslam dünyasında İbn-i Sina kadar ünlü bir diğer isim Horasan'ın Rey kentinde doğan ve Galen üzerine çalışmalarıyla kendisine İslamın "Calinos"u ismi takılan, Zekeriya Razi’dir (854-932). Elliden fazla tıbbi eserin sahibi olan ve “Al-Mansuri”adlı eseri 15. yüzyılda Latince'ye çevrilen Razi, Hipokrat’ın pratiği ile Galen’in teorilerini birleştirmiştir. Eserlerinden altısı tıbbi deontolojiye aittir. Sülfürik asiti keşfetmiş ve farmakolojiye birçok yeni ilaçlar katmıştır.
İspanya’da, Kordoba’da doğan Ebu'l Kasım El-Zehravi (936-1013) İslam dünyasının en büyük cerrah ve anatomistidir. Dönemi için modern sayılacak cerrahi esasları tıbba kazandırmış, ilk kez cerrahi aletlerin çizimlerini yapmış, dağlama ve amputasyon yöntemlerini uygulamıştır. En ünlü cerrahi eseri “Al-Tasrif fit Tıp” adını taşımaktadır.
Ali bin Abbas ya da Latince "Haly Abbas" olarak bilinir. İranlı Müslüman fizikçi ve tıp alimidir. "Kitab El-Maliki" adlı tıp ve psikoloji üzerine yazdığı eseriyle ve günümüzden yaklaşık 1000 sene önce ilk kanser ameliyatını yapmasıyla biliniyor.
İslam dünyasının önemli hekimlerden biri de 13. yüzyılda Şam'da ve Kahire'de çalışmış olan İbn Nefis’tir. “İbn-i Sina Kanunu’nun Anatomi Kısmına şerh” adlı eserinde Galen’in dolaşım sistemine itiraz etmiştir. Galen’in ileri sürdüğü kalbin sağ ve sol karıncığı arasındaki duvarda deliklerin bulunduğu görüşünü reddetmiştir. Nefis’e göre söz konusu yerde herhangi bir delik bulunmamaktadır. Bu da kalbin sağ tarafına gelen kanın akciğerlere gidip oradan sol karıncığa geçmesi demektir. Yani, günümüzde bildiğimiz küçük kan dolaşımı dediğimiz olaydır. Bu açıklama zamanında İslam ve Osmanlı dünyasında biliniyor olmasına rağmen Avrupa tarafından fark edilmemiştir.”
Evet bu bilginin ardından şunu söylemek ne kadar üzücü biliyoruz bunları ama malesef tarihte hep batının bilim adamları tarafından bulduğuna dair bilgiler yer alması çok sinir bozucu bir durum. İbni Sinan’ın veya diğer alimlerin şuan kitapları üniversiteli öğrencilerimizin elinde olması gerekirdi. Ama malesef öyle değil.Peki onca köyde yaşayan insanlar sapa sağlam uzun ömürlü yaşarken bizlerin sağlıkları bu kadar bozuk olması neden demeye gerek varmı. Elbette yok. Yendiğimiz yemeklerin hangisi doğal organik ve katkı maddesiz ki. Batı malesef bizi bu konuda yok etmeyi genlerimizle oynayıp neslimizi bozmayı öyle güzel başardı ki. Bu çok önemli acı bir gerçek. Bunları yazarken dahi canım çok yanıyor. Müslümanların ülkesini ele geçirmek zor ama içten fethetmeyi ancak bu şekilde yapabildiler. Okuduğum kitapta ise şu gerçeklere şahit olmuştum. Batının bir kasabasında çalışan sağlıkçı, herkes çok sağlıklı olduğu için kimsenin gelmemesi üzerine hiç para kazanamıyor. Bunun üzerine yanlış hatırlamıyorsam kasabalıların hasta olmasına sebep olan bir sistem oluşturuyor ve doktorun e tabiki bununla birlikte eczaneninde kazanmasını sağlıyor tabi bu çok eski yıllarda daha hastanelerin açılmadığı yıllarda oluyor ve ilacı doktor satıyor. Eczanelerinde aslında hikayesi böyle başlıyor. Malesef böyle bir olayı duymak okumak nekadar üzücü. Bu yediğimiz yemeklerin hikayesinede “Farmageddon savaşı” denmekte. Kitapta;
“Ne yazık ki insanlığın sağlıklı hali tarih sayaflarında kalmış bir hatıra durumunda!Galene göre insan vücudu ya sağlıklıdır, ya hastadır, ya da ikisi arasındadır. Aradaki, bu üçüncü hal sanki bugünü tarif ediyor. Toplum ne hasta, ne sağlıklı, hem hasta, hem sağlıklı. Biraz hasta, biraz sağlıklı. Bir süre hasta, bir süre sağlıklı... Birbirini izleyen (ve hiç bitmeyen) sağlıklılık-hastalı döngüsü... Sürekli bir savaş hali, farmageddon savaşı!
Ivan Illiche göre insanlığın üçte biri beslenme yetersizliği çekerken, üçe ikisi ise modern bir hastalık olan kötü beslenme salgınına yakalanmış durum da. Zenginler daha çok miktarda zehir ve mutajen maddeler içeren yiyecekler yiyor. 225 Modern kötü beslenme, çeşitli tezahürleriyle iatrojenik hastalıklardan daha fazla zarar veriyor insanlara.
Kötü beslenme; modern hayat biçiminin, dünyevileşmenin, dayatılan bilimciliğin, körü körüne bilim dalkavukluğunun, fıtrata müdahalenin, çevre tahribatına ve hazcılığın sonucu ortaya çıkmış pandemi düzeyinde bir hastalığa dönüşme durumda.
Tabiat yalnız bedenleri değil aynı zamanda ruhları da besler. Her türlü ahlâki değerden yoksun olan modern sanayi, ne yazık ki tabiatı saran bir kansere dönüşmüştür. Bugün daha fazla tarım ürünü elde etmek gibi gerçek dışı iddialarla pazarla tarım pestisitleri, kentlilerden daha fazla köylüyü ve çiftçiyi tehdit ediyor. Geleneksel Tabi tohum yerine endüstriyel tohum gübreler,pestisitler gibi zararlı tarım girdileri, hem çiftçinin hem de toprağın sağlığını bozuyor. Ürün fiyatlarını yükseltiyor, orta ve uzun vadede verimi düşürüyor. Gıdanın besin değerini düşürüyor. ABD'de yapılan birçok çalışma, endüstriyel tarım sonrasında birçok gıdanın besin değerinin büyük oranda düştüğünü gösteriyor. Pestisit kalıntıları, gıdaların aşırı düzeyde işlenmesi ve eklenen katkı maddelerinin toplum sağlığına verdiği zararıda cabası.
TÜİK'in verilerine göre, 2002 yılında 266 milyon dolarlık zararlı gübre ithal eden Turkiye, 2011 yılında tam 1 milyar 374 milyon dolarlık gübre ithal etmiştir. Türkiye, ithalatından daha fazla gübre üreten de bir ülkedir. Bütün bu kimyasal zahirler toprağa bırakılmaktadır. Bu kimyevi nitrat gübresi, ürünü hacimsel olarak büyüttü büyütmesine lakin suları kirletti, gıdalar bozuldu ve nihayetinde Turkiye mide kanserinde Japonları bile geride bırakarak dünya birincisi oldu.
Endüstriyel tarımın bir sonucu olan mono tarımda besin değerinden ziyade ürün çokluğuna ve estetiğine önem veriyor. Netice itibariyle yine toplumun sağlığı bozuluyor. Post-antibiyotik veya McTıp da denilen günümüz endüstriyel tubbı bu gidişattan mutlu. Nasıl mutlu olmasın ki herkes biraz sağlıklı biraz hasta.
İnsanlar para harcayıp zehirli ucube gıdalar satın alıyor ama bu gıdalar onları hasta ediyor. Bu kez de iyileşmek için modern tıbbın çarkına giriyorlar, ihtişamlı hastanelerde servet harcıyorlar. İşin en acısı ise, hastalığa sebep verenle, hastalığı 'tedavi(!)' iddiasında olanların aynı şirketler olması! İlacı da, gübreyi de, diğer kimyevî maddelerini de, tıbbî aletleri hatta tohumu da aynı el, aynı sermaye üretiyor.
Tüketimin kurallarını, tetkik ve teşhisin ölçülerini de onlar belirliyor. Dahası neyin hastalık olup olmadığına da onlar karar veriyor. İçlerinden birisi sürüden ayrılsa, gerçekten halkın sağlığını düşünen bir kelam etse (mesela "Kolesterol ilaçları hiçbir işe yaramaz, bırakın" dese) hemen meslekten aforoz etmeye çalışırlar. İyilik maskesi imal etmekle yükümlü PRcılara, reklamcılara, sivil toplum kuruluşlarına sahip, sürekli sosyal sorumluluk kampanyası düzen bravarslarına sahip, sürekli paraların döndüğü şeytani bir çark bu Farmageddon işte bu!
Kötülüğün kol gezdiği bu kargaşa çağında Müslümana düşen en önemli görev, insanlığı, bilimciliğin, pozitivizmin ve materyalizmin sürüklediği helak edici uçurumdan kurtarmaktır. Bunu ise ancak zihindeki putları yıkarak, bilgisizliği yok ederek, bencillik ve müsrifliğe son vererek, fıtratın kanunlarına ve tüm canlıların hayat hakkına saygı duyarak, kadim bilgiye ve hikmete sahip luğuna son vererek, sessiz ulemaya itiraz ederek, kendini batıla sürükleyen iktidara karşı durarak, irfan ehli olarak, batının batmakta olan gemisini terk ederek ve yeniden Hz. Peygamber (sav)'in ölçü ve öğütlerine sarılarak başarabilir!
Başka çare yoktur!”
Şeklinde anlatılan yazıdan bu savaşın anladığınız üzere aslında böyle bir savaş olduğunu yani silahlı bir saldırı gibi değil içten fethetme uygulaması bu şekilde olur dercesine bizi yolumuzdan şaşırtmak için ellerinden geleni yapıyorlar maalesef. Okuduğunuz bu savaştaki en acı şeyse gerçekten bu hastalıkları da tedavi edenide yapan aynı el başka bişey değil insanlığın gözü para olmuş gerçekten bunun hesabını nasıl ödeyecekler bilmiyorum. Rabbim bizi öyle olmaktan korusun. Kitapta da dediği gibi bizler peygamber efendimizin (s.a.v) yolundan ayrılmadığımız sürece biiznillah bize bişey olmaz. Onun ümmetiyiz onun gibi yaşamalıyız. Sadece dikkatli gözü açık uyanık olmalıyız. Belki bu teknoloji çağında çok zor ama başarabiliriz.
Aynı zamanda batının en sevmediğim yanı ise bizim için ürettikleri o zehirleri kendi ülkelerinde yedirmiyorlar. Biliyorlar neye sebep olacaklarını. Heleki herşeyin içinde o jelatin denen domuz ürünün olması. Zaten şunu duyunca başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Türkiye domuz çiftliğinde birinciymiş. Yani şimdi ne demeli bu duruma. Ben yurtta kalırken helal sertifikalı paketli gıdaların olduğu “Afia” markasının üreticisi seminer vermişti üniversitede. Ablanız bize bayram şekeri vermişti. Gayet doğal jelatini glükozu olmayan doğal bir şeker. Ne kadar lezzetli ve çok yedirmeyen ve tabiki doğallığı bu yediğimiz kentin şekerleri gibi değil. Dışı mat mesela biliyorsunuz şekerlerin dışı parlak yağlı gibidir işte o jelatin. Sadece orda mı oluyor keşke ya bu inşaat malzemelerinde bile oluyormuş. Herşeyi anlatmıştı ablamız allah ondan razı olsun. Gerçi nekadar alışığız ki dışardan yememeye. Ben bile istemedende olsa arada bir alıyorum. Ama oda dondurma oluyor sadece. Elhamdülillah şükürler olsun hem onun bilincindeyim hemde biraz hastalığım gereği doğal paketli gıdalar yememem gerektiği için yemiyorum , canım çekmiyor zaten. Maraş dondurması tüketiyorum daha çok doğal olduğu için daha doğrusu glükozu olmadığı için. Sizede market ürünü değil Maraş açıkta satılan külah dondurmayı öneririm gerçi her Maraşçı bir değil ama yinede iyidir. Hiç olmadı evde kendi dondurmamızı yapabiliriz. Kendi evime çıktığımda inşallah nasip olursa afianın ürünlerini kullanmak ve kendi ellerimle yapmayı istiyorum herşeyi ve sebze meyve tamamen memleketten olmalı. Herkesin böyle yapması gerekiyor imkanımız nekadar elverirse o kadar güzel olur herşey.
Tabi batı sadece yemek konusunda değil kendi ülkesinde evlatlarını ne kadar düzgün ve kurallı yetiştiriyor ,eğitime bizim ülkemize göre daha çok önem veriyor. Örneğin üniversitelere hazırlanan çocukların sistemlerine bakın o kadar saçma bi sistem ki bizim ülkemizdeki. Yurt dışında şöyle bir sistem var mesela çocuklar yeteneklerine göre liselerde eğitim aldıktan sonra kendi bölümlerinin üniversitelerine hazırlanıyorlarmış. Meslek sahibi olmayanda kalmıyormuş. Batıdaki eğitim başarısının bizden çok olması üzücü maalesef. Üniversite okumak için oralara giden öğrenciler ne yapsın. Onlarda haklı eğitimlerini geliştirmek istiyorlar bunu bizim ülkemizden sağlamaları ne kadar gurur verici olurdu halbuki.
Ah ah o kadar çok konu var ki konuşulacak aslında bu yazıda tıptan girdim konuya ama konu konuyu açınca değişti tabi neyse sizler kendinize sağlığınıza dikkat edin, hastalanmayalım heleki bu günlerde salgın arttı yine yememize içmemize çok dikkat edelim meyveyi sebzeyi ihmal etmeyelim. Doğal beslenmeye paketli ürünü kullanmamaya çalışalım. Daha bilinçli olalım inşallah😌
Hoşçakalın ,sevgi ile kalın Allah’a emanet olun okuyucularım😌
14 Temmuz 2024 Pazar
BCP (Blogları Canlandırma Projesi) Temmuz Ayı Yazım
TRT Avaz Belgeseli
Bodrumda yaz mevsimi
Merhaba sevgili okuyucularım BCP (blogları canlandırma projesi) de bu ayın konusunu yaz mevsimi seçtim ve çok güzel bir belgesel izledim.
Belgeseli izlerken babamdan aldığım bilgileri de katarsam baya şey öğreniyordum aslında. Konuşması şöyle başlardı genelde: “Bak kızım bizim köydede bu çiçeklerden çok var...,şu hayvanlar bu bitkilerle beslenir…” gibi gibi. Misal eşek kangalını ondan öğrenmiştim. Bilirmisiniz bilmiyorum ama eşeklerin çok severek yendiği bir bitki. Resmini görünce belki görmüştüm dersiniz.
Birde köy programı sunan bir kadın vardı kesin sizde hatırlarsınız ismine şimdi baktımda sarı ,kısa saçlı gözlüklü bi kadın ,yaptığı programda “Gezelim Görelim” idi. Ablamızın ismi de Nuray Yılmazmış. İnternetten bakınca ismini orda gördüm ,hatırladım bir an. Eğer seviyorsanız köy belgesellerini ve Nuray ablayı izlemediyseniz youtubeden izlemenizi tavsiye ederim. Gerçekten öyle samimi ki köydeki yaşayan teyzelerimiz ile konuşması olsun ,anlatımı olsun çok içten.
Ah insanları ne tatlı ama karadenizin! Ton ton teyzeler var bide konuşmalarına şivelerine bayılıyorum☺️ Dediğim gibi nasip olursa inşallah çay toplamayı,yaylalara çıkmayı çok istiyorum! Biliyorsunuzdur oralarda hava daha temiz oluyor köyler genelde hep öyle olur zaten!
Neyse Bodruma dönelim birazda dediğim gibi Akdeniz tam deniz sevenler için! Şehrin turistlik bölge olması en çok bilinen özelliği zaten. Oranında halkı bu alanda geçimlerini sağlıyor.Az çok coğrafya dersindenden biliyoruz.
Burada cam eriterek çok güzel hediyelik eşyalar satıyorlar mesela!
Belgeselde sunucu tam bir yaz mevsimi şiiri okuyordu aslında! Ben önce cümlesine öyle başlıcak sandım ama sonuna kadar devam ettirince anladımki bodrumu ,insanlarını yaz mevsimini anlatmak istemiş!
O bölgenin,Egeninde aynı zamanda ,en çok sevdiğim yeri deniz kenarında ki sandalları, yatları… O manzara beni çok etkiliyor belki rabbim bir gün nasip eder sevdiklerim ile geziler yapabilirim! Nasip artık!
İstanbul’un da Silivri’si çok benziyor bodruma Ege tarafına gidemeseniz bile Silivri’nin yaz mevsimi de aynı Bodrum! Oraları gezebilirsiniz😌
Öyle işte bir kaç resim daha paylaşalım ve oraları görebilmek nasibimizde vardır inşallah diyelim!
20 Haziran 2024 Perşembe
BCP (Blogları Canlandırma Projesi) Haziran Ayı Yazısı
Herkese selam sevgili okurlarım bende bu yeni katıldığım projede bu ayın konusu olan geziyi seçtim bi okuma yada belgesel film falan izlemedim ama sizlere belgesel izliyormuş tadını verecek bir gezi yazısı hazırladım kendim gezip gördüğüm tarih kokan sokaklardan güzel kareler çektiğim bilgilenebileceğiniz bir yazı. Evet o zaman İstanbul’da küçük bir geziye hazır mısınız?
Buram buram tarih kokan bir yere gidiyoruz şimdi. Turistlik ve yazlık bir bölge olan semtimizin ismi SİLİVRİ Selimpaşa.
“ İstanbul'un batısında, Marmara Denizi kıyısında yer alan Silivri, zengin tarihçesi ve kültürel mirasıyla ön plana çıkan bir ilçedir. Silivri'nin geçmişi, antik dönemlere kadar uzanmakta ve bu bölge birçok medeniyetin etkisi altında kalmış. Tarihe baktığımızda Roma imparatorluğu zamanında da Roma İmparatoru Septimius Severus'un burada bir kale inşa ettirdiği bilinmektedir. Ayrıca, Bizans İmparatorluğu'nun döneminde de stratejik bir konumda olan Silivri, savunma amaçlı olarak kullanılmış. Bu dönemden kalan birçok tarihi kalıntı, ilçenin tarihine ışık tutmaktaymış.
Osmanlı İmparatorluğu'nun fethiyle birlikte, Silivri'nin tarihinde yeni bir dönem başlamış ve Osmanlı döneminde önemli bir ticaret ve deniz üssü haline gelen ilçe, kültürel açıdan da zenginleşmiş. Özellikle Osmanlı mimarisinin izlerini taşıyan camiler, hanlar ve çeşme gibi eserler Silivri'nin kültürel açıdan zenginleşmesini sağlamış.
Silivri, Kurtuluş Savaşı sırasında da stratejik bir rol oynamış ve bu süreçte birçok önemli olaya ev sahipliği yapmış. Cumhuriyet döneminde ise modernleşme ve şehirleşme süreçlerine uyum sağlayarak, kendi benzersiz kimliğini korumuş.
Selimpaşa Mahallesi; 2009 yılında mahalle statüsüne geçmiş. Silivri’nin güneydoğusunda yer alan bu mahalle, Silivri merkezine 12 km mesafede konumlanan bir kıyı kasabasıdır. Turistik bir bölge olmasıyla birlikte aynı zamanda yazlıkçıların mesken tuttuğu sevebileceğiniz küçük bir mahallede diyebiliriz. Kasabanın nüfusuna baktığımızda ise halkın çoğunluğunun Batı Trakya, Selanik Drama ve Langaza’dan mübadele yıllarında geldiğini görebilirsiniz. Selimpaşa mahallesinin kuruluş dönemi oldukça eski dönemlere uzanıyor demiştik o zaman ki ismi Bizanslılara göre farklıydı tabiki. Ne olabilir diye düşünürsek o zamanlar selimpaşa mahallesi, Bizans döneminde “Epivates” ismiyle bilinmekteymiş ve etrafı surlarla çevrili bir bölgeymiş. Kasabanın sahibi, Azize olarak bilinen Paraskeva adlı bir kadın olarak kayıtlarda yer alıyormuş. Sonraki yıllarda kasaba, Silivri’de inşa edilen Alexios Apokakuos’u yaptıran Alexios’un mülkiyetine geçmiş. Epivates Azize’nin kemikleri ise aynı dönemde Silivri’deki bir kilisede korunmakta. Bölgede o zamanlar toplam dört tane kilise bulunuyormuş tabi bu kiliselerin hiçbiri ne yazık ki günümüze ulaşamamış. Osmanlılar, Selimpaşa Mahallesinin mülkiyetini aldıkları dönemlerde mahalle etrafını saran surların bugün hiçbir izi, kalıntısı kalmasada yapılan eserler ile Osmanlı’nın hakimiyeti olduğu görülmekte. Selimpaşa, ilk kez Orhan Gazi’nin oğlu Murat Bey vasıtası ile Türklerin eline geçmiş. Osmanlıların eline geçen Selimpaşa mahallesi “Bigados” ismiyle anılmış, Cumhuriyet döneminde ise Selimpaşa ismini almış.
Kısacası, Silivri'nin tarihçesi, çeşitli medeniyetlerin izlerini taşıyan bir mozaikmiş demek daha açıklayıcı olur. Antik dönemden günümüze kadar uzanan bu tarih, ilçenin zengin kültürel mirasını oluşturmuş ve Silivri'yi benzersiz kılmış.
Bu kısa tarih bilgisinden sonra ilk durağımız olan tarihi evleri gezebiliriz.
Evet burası İstanbul’un bir nevi Ege köyü gibi.Ara sokaklarında ve köy içinde yıkık dökük sağlam bir sürü tarihi evler bulunuyor. Yazlıkçıların da favori noktalarından biri olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bir yanda ahşap İstanbul evleri öbür yanda taş rum evleri ve öbür yanda beton günümüz evleri bir tarih ve kültür zenginliği yaşatmakta.
Gezerken bazı yerlerde insan korkabiliyor resim çekerken özellikle çünkü okadar eski ki bizim memlekette Ören ev derler sizin orda nederler bilmem ama Ören ev demek boş kullanılmayan yıkık ev demektir. Gerçekten bu köşk gibi yada küçük tek katlı minik evlerde insanlar yaşamış ve ozamandan bu zamana hiç birşey olmamış ne kadar şaşılacak birşey. Pencerelerinden içeri bakmaya çalıştık içerisi elbette boş ama bir korku filmini andırmıyor değil☺️
. Ören ev işte böyle olmakta☺️!
Burada ise yıkılmadım ayaktayım diyen mücadele eden bir aile var belliki😌!
Şaka bi yana tarih kokusunu hissederken aynı zamanda kendimi memlekette hissettim çünkü tam bir köy havası var minik bahçeli evler köyümüzdeki gibi ,iki evin arasında dar geçitler ve tahta eskimiş kapıları ,horozu ,tavuğu okadar doğal ve sessiz bir ortam ki resim çekmeden duramazsınız.
E birde durumu iyi olan evini güzelce boyayıp döşeyenlerde göz kamaştırmıyor değil insanın buralarda oturası var benim favorim zaten böyle kasabalarda yaşamak sizin favoriniz nedir şehir de güzel bir ev mi yoksa sahil kenarı deniz manzaralı müstakil ev mi yada benim gibi doğacı mısınız doğa içinde köy evinde ,fırında ekmek kokusu oh mis😌 Neyse sokaklardan kareler paylaşmaya devam edelim biz.
Bu evi yapanlar baya bir deniz kabuğu biriktirmiş belliki baksanıza deniz kabuklarını malzemesine eklemiş karıştırmış sonrada duvarları sıvamış çokta otantik olmuş bence siz ne düşünüyorsunuz☺️
Bu ev bilmem kaç yıllık hangi dönemden kalma acaba?
Bence bu evde Osmanlı zamanından kalma! Asil bir Osmanlı ailesi oturuyor olabilir!Öyle söyleyince bir an gözümün önüne at arabalarının olduğu yıllarda rengarenk çarşaflar giyen bir elinde şemsiye bir elinde mendil olan genç kızlar sokakta yürürken ☺️ sevdalılarına şarkılar söylediği sahneler kim bilmezki!
“Üsküdar’a giderken aldıda bir yağmur..”🎵🎶 çok güzel bir şarkı evet evet Osmanlı kızlarının oturduğu bir aile evi neden olmasın ☺️
Evet bi sonraki durağımızda. Tarihi çeşmeler! (Biz sadece iki tanesini görmüştük meğer o kadar çok varmış ki araştırdığımda öğrendim ve bi sonraki gezimde oraları da gezmek istiyorum.)
Selimpaşa İkizli Çeşme
Bu tarihi çeşme, 1828 yılında Sultan II. Mahmut’un sadrazamı Benderli Sadrazam Selim Sırrı Paşa tarafından inşa edilmiştir.Çeşme üzerindeki motifler Osmanlı dönemine ait çeşmelerde de görülmektedir. Çeşmede taçlı bir çelenk, sekiz köşeli yıldız ve bir ay yer almaktadır.
Aynı zamanda çeşmeye ait iki mermer ara sında bir kitabe bulunmaktadır.
Kitabenin hemen altında girland motif, musluk ve etrafinda uç adet üle ile birikte bunların altında oturma testi seti ve kuma görülmektedir. Çeşmenin solunda ve sağında sütunlar bulunmaktadır. (Kitabenin üstündeki şiirin tercümeside çeşmenin yanında yazılmış)
Semiyyi Fahrialem sadı vala kadri sabık kim
Bigados- ta alicah icra etti bu ma'ı
Duayı hayrı ebnayı sebili etmeğe ihraz
Yuvafkı maksu- du dilhah icra etti bu ma'ı
Teraveş eyledi tarihi dilcu kilki (Esad) dan
Selim Paşa livechullah icra etti bu ma'ı
(ebcet hesabıyla tarih hicri 1244 (1828)
Tercümesi;
Fahri alemin adaşı eski sadrazam, o mevki yüce zat
Bigadost da bu suyu akıttı.
Yoldan geçenlerin hayır dualarını almak için
Dilediği şekilde maksada uygun olarak bu suyu akıttı. Esad'ın kaleminden bu gönül alan tarih sızdı,
Selim Paşa Allah rızası için bu suyu akıttı.
Tarihi Havuzlu Meydan Çeşmesi
“1898 yılında yapılan kare planlı bu mermer havuz, Epivates'de (Bigados'da) 1889 yılında çıkan yangından sonra özellikle okullara yakın bir şekilde, tekrar olası yangınlara müdahele etmek amacıyla ve hayvanların su ihtiyacını karşılamak için inşa edilmiştir. Gövdesinde aslan başlı mermer musluk mevcuttur.”Şeklinde söylenmiş kaynaklarda! Daha fazla da bir bilgi yok maalesef. Ama dedelerimizin ülkemizin her köşesinde yaptığı onca çeşmenin kuyunun sadece hayr amaçlar çok şükür canım ben lı, Allah rızasını düşünerek yoldan geçen ,susamış bir Allah’ın kulu faydalansın veya hayvanların faydalanması için düşünmüş olduklarını bilmemizde yeterlidir. Aynı zamanda estetiğe verilen önemide çeşmelerin üzerindeki süslemeler yada yazılan kitabeler ,hayvan motifleri ile de sanatsal yapımızın yoğun olduğunu görmüş oluyoruz
Şimdi de diğer durağımıza uğramadan tam bir fotoğraf çekilmelik, arkası sahile bakan köşede bir yere gidelim. Zaten nerden inerseniz inin tüm sokaklar maviye yani denize çıkmakta. Bu güzel manzaranın önünde oturup biraz dinlenebilirsiniz yanınızda termos çayınız varsa çay içebilir yada kitabınız varsa kitap okuyabilir anı yaşayabilirsiniz.
Telefonumda resimlerin altında arama göstergesi var Google’da resimi arayıp onun hakkında bilgi veriyor ona tıkladım bişey bakmak için ve tamamen tesadüfen bu güzel köşenin yani bahsettiğim manzaranın bi anlamı varmış. Bende görünce anlamamıştım bu Kartal sembolü niye ve buradaki isim kimin heralde bi kafe falan var buralarda onun sahibi yapmış olabilir mi diye düşündüm meğer durum çok farklıymış! Sizde hüzünlenirsiniz muhtemelen hikayeyi okuyunca!
“Ya bu sembol burada eskiden yaşayan ve genç yaşta geçirdiği trafik kazası ile felç olan Erol Aygören'in anısına dikilmiş. Beşiktaşlı olmasına vurgu yapılarak hatırası yad ediliyor. Aygören, askerden izinli geldiği bir sırada, yine bir askerin uğurlama töreninde kullandığı traktörden düşerek felç oluyor. Çok sevdiği askerliği böylelikle yarım kalan Erol Bey, artık o kazadan sonra, beldeden her asker uğurlamasında yanına gelinerek, eli öpülen ve "hoşça kal" denilen bir isim oluyor. Bu durum Aygören'in vefatına kadar devam ediyor.” demiş araştıran gezginimiz bunları okuyunca tabi duygulandım ve insanın kendi adına böyle şeyler ile sembolize edilmiş olması ne kadar güzel.
Buda bizden 😌
Son durağımız ise kale park sosyal tesisleri çok merak ederek bide oraya uğrayalım dediğimde acaba nasıl bi park diyordum normal bi sosyal tesistir diye düşünsemde içeri girdiğinizde büyük bir tarih şoku yaşadım☺️
Silivri Kale Park Sosyal Tesislerinin ismi duyulduğunda herkes normal bir yer olarak algılasada aslında tam bir açık hava müzesi! Konum olarak deniz kenarındaki 47 metre yüksekliğindeki bir uçurumda bulunan tarihi bir kale içinde yer almaktadır. Kale MS 3. yüzyıla tarihlenirken, kalıntıların çoğu 9. ve 12. yüzyıldan kalmadır. Park, Silivri Belediyesi tarafından yapılan restorasyon çalışmalarının ardından açılmıştır. Açık hava müzesinde Silivri ve çevresinde bulunan Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait 150 civarında taş eser sergilenmektedir. Bu eserleri bahçeden içeri girdiğinizde direk sol tarafınızda bir sergi halinde göreceksiniz. Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalma Osmanlıcadan Yunancaya kadar bir çok dilde yazılmış kitabeler, mezar taşları, kabartmalar sergilenmekte bu tarih kokan açık hava müzesinde. Ardından Osmanlıdan kalmış ama hala ayakta duran kaç yüz yıllık bir çeşme göreceksiniz !Hala suyu akmakta ve sizlerde dedelerimizin torunları olarak oranın suyundan nasiplenebilirsiniz Bunlardan sonra tabi çocuk alanını ve yemek yeme alanını geçiyorum eminim yemekleri de oyun alanınıda çok seveceksiniz zaten.
Bahçede gezerken Silivri’nin ve kaleparkın tarihini anlatan bilgi tabloları size eşlik ediyor , ardından bu parkın tepede olması ile çok yüksek olan tarafında korkuluklardan aşağı baktığınızda güzel bir plaj manzarası göreceksiniz isterseniz iniş yolu var ama biz orda kuruşla çalışan dürbünlere para atıp denizi seyretmeyi tercih ettik bu daha keyifliydi😌
Tabiki birazda tarihten bahsedelim;
Bizans İmparatoru Arkadius bir Germen Şerifi'nin kızı ile Eşi Evdoksiya'yı onurlandırmak için Silivri Kalesi'ni yaptırdı ve şehrin ismini Evdoksiyapolis'e değiştirdi.Arkadius'un ölümünden sonra pek benimsenmeyen isim unutuldu. 479 yılında sevilen Kral Anastasius Silivri yakınlarındaki Uzun Suru yaptırdı. Marmara Denizi ile Karadeniz arasına yapılan bu .Uzun sur batıdan ve kuzeyden gelecek barbar saldırılarına karşı Selymbria'yı ve Byzantion'u koruyacaktı. Zaman içinde doğal sebeplerden ve bakımsızlıktan dolayı bu surların günümüzde pek az bir kısmı durmaktadır. 558 yılında Kuturgur Hunları Trakya'yı İstanbul önlerine kadar yakıp yıktıklarında Silivri de bundan etkilendi.
X. yy.'da Silivri zengin bir ticaret merkezi haline gelmişti. İpekçilik, şarapçılık ve ziraat çok ilerlemiş durumda idi. XII. yy'ın sonlarına doğru, II. Haçlı Seferleri sırasında Silivri yakınlarında kamp kuran Alman Ordusu ani yağan yağmurlar sonucu büyük bir su baskınına uğrayıp denize sürüklenerek çoğu boğularak ölmüştür. Sultan Orhan 1344 yılında İones Kantakuzenus'un kızı ile Silivri'de evlendi. Bunun sonucu olarak Sultan Orhan Kantakuzenus'a 6000 kişilik bir ordu göndererek tahtı ele geçirmesi için yardım etti. Kantakuzenus, tahtı ele geçirdikden sonra Sırplar'la girdiği savaşlarda Sultan Orhan'dan yardım gördü ve Osmanlılar böylece Trakya'ya yerleşmiş oldu. Bölgeye yerleşen bu Türkler'e GACAL denilmektedir.
İstanbul'un 1453'de zaptından 15 gün sonra Dayı Karaca Bey Trakya'ya dönerek ele geçirilmemiş kaleleri ile birlikte Silivri'yi de ele geçirdi. Silivri Osmanlı idaresine geçince, Kale içindeki Apokaus Kilisesi camiye çevrilip 30 - 40 hane kadar Türk kale içerisine yerleştirildi.
VI. yy’da deprem sonucunda yıkılan Anastasius’un surunu tamir ettiren İmparator Justinyen, aynı dönemde zarar gören Silivri Kalesi’nin de onarılmasını sağlamıştır.
Birkaç yıl sonra, 741 – 775 yılları arasında V. Constantinus, Silivri surlarının bakımını yaptırmıştır.
Silivri Kalesi, “Kıyamet-i Suğra” (Küçük Kıyamet) depreminden sonra yaşadığı büyük zarar neticesinde son kez II. Bayezid tarafından 1481 – 1512 yıllarında onarılmıştır.
Sonraki dönemlerde surlar önemini yitirmiş ve herhangi bir şekilde tadilata gidilmemiştir.Silivri Kalesi, dikdörtgen yapı mimarisinde inşaat edilmiştir.Güney bölümünden denize doğru inen kayalıklar olduğundan bu bölüme duvar yapılmamış, kalan üç cephe ise surlarla çevrelenmiştir.
Kalenin kapladığı alan yaklaşık 120 bin metrekare olup; batı kenarı 370 m, kuzey kenarı 350 m, doğu kenarı ise 310 m uzunlukta surlarla yükseltilmiştir.Batı cephesindeki sur, günümüze ulaşamamıştır.
Güney bölümünde ise liman bağlantısı kurulması amacıyla oluşturulmuş bir kapı olduğu düşünülmektedir.
Kalenin esas kapıları ise kuzey cephesinde yer alır ve İstanbul’u Adriyatik denize bağlayan kentler arası yol olan Via Egnatia’ya açıldığı bilinmektedir.
Gezimize devam ederken tarihin kalıntılarını görmekteyiz evet kalenin duvarları yıkık kalmış olabilir ama bizim görmediğimi kocamı yani yer altındaki tabyalar sapa sağlam durmakta geçitlerin girişi demirle örülmüş ve içinin resimleri çekilmiş ve tarihi bilgileri ile panoda anlatılmış! Panonun üzerindeki yazıyıda burada paylaşıyorum;
Askeri Tabya
İlk olarak 11.yy dan sonra kullanılmaya başlanmış olan tabya, Arapçada Ta biye sözcüğünden türemiş ve stratejik öneme sahip bir yeri korumak maksadıyla, askerin geçici olarak barınması ve savaşması için yapılmış yer veya bina anlamlarına gelmektedir. Osmanlida ise 19.yy da başta Ruslarla olan yoğun mücadelelerde ateşli silahlar ve toplanın yoğun olarak kullanılması neticesinde, geleneksel kale savunma tekniklerinin yetersiz kalmasından dolayı, şehir ve bölgelerin savunmasını uzaktan yapabilmek üzere doğuda Erzurum, Kars, batida Gelibolu ve Edirne civarına çok sayıda tabya yapıldığını görmekteyiz. Tabyalar 1. ve 2. Dünya savaşlanından sonra onemini kaybetmişlerdir.İçinde bulunduğunuz tabya da aynı şekilde savunma hanı olarak Balkan Savaşı ve Milli Mücadele döneminde kullanılmıştır.
Gezimizin geri kalanındada bahçenin keyfini çıkardık deniz manzarası önünde resimler çekildik sizlerde yapabilirsiniz Aşağıda da bilgi tablolarındaki yazıları okuyabilirsiniz ve resimlerimizin geri kalanını inceleyebilirsiniz!
Silivri Sur Kapıları
(Karttaki Bilgi:Batı cephesinden limana bakan kısımdan bugün hiçbir kapı yoktur. Fakat surlar iyice incelenirse güney cephesinin batı ucu yakınında, şehrin en yüksek noktasında bulunmuş olan iç kalenin yanında, liman ile irtibat temin edecek bir kapının mevcut olduğu neticesine varılır. Bugün de izleri görülen eski bir yolun sahilden bu noktaya kadar uzanmış olduğu sonucuna varılır. Bu nokta zamanla erozyon sebebiyle yıkılmıştır. Bu burcun yanında bir kapı bulunuyordu.Şehrin başlıca kapıları kuzey cephede bulunuyor ve tüm kapılar Via Egnatia'ya doğru açılıyordu. (Via Egnatia, İstanbul'u Adriyatik Denizi'ne bağlayan büyük antik Roma yoludur.)Bu kapılardan kuzey surlarının batı köşesi yakınındaki kapı Çarşı Kapısı, surların ortasındaki kapı Orta Kapı, surların doğu ucu yakınındaki kapı ise Kır Kapısıdır.
Silivri hakkında en iyi bilgi veren diğer seyyahlardan biri olan John Covel, kaleye ait tasvirlere de yer verir. Seyyah, aynca kalenin bir krokisi ile çizimlerini de notlarına eklemiştir. Covel, kale kapıları üzerinde bulunan rastladığı kitabelerden de söz eder. Bunlardan biri Kır Kapısı üzerindeki kitabedir. Bir diğeri ise" Allahım kulun Kral Sergios'a yardım et " şeklindeydi. Bu kitabe daha sonradan kaybolmuş olup, Stamoulis koleksiyonunda da yer almamıştır. Kır Kapısı üzerinde de Orhan Gazi ile evlenen Theodora'nın adının geçtiği bir kitabe vardır.
KIR KAPISI Bugün bu kapıdan hiçbir iz kalmamıştır. Bu kapı, Çiftlik Sokağı'nın Fatih Mahallesi' ne girdiği yerdeydi. Oraya bina yapılmadan önce, kapı tesisinin batı burcu ile doğu bur- cunun kalıntılan duruyordu. Kapı, doğu burcunun köşesinden başlayarak 1.50 m. içerideydi. Kapı tesisinin bütünü 15 m. ve kapı burçları arasındaki aralıksa 6.40 m. İdi. Batı burcu 7.60 m. genişliğindeydi.Zeminden başlayarak 36x87 ya da 28x96 cm., büyüklüğünde iki taş sırasından sonra 21x47 ya da 17x35 cm. büyüklüğünde taşlardan yapılmış bir orta bölüm ve daha yukanda 36 cm. uzunluğunda ve 5 cm. kalınlığında tuğlalardan yapılmış beş sıralı bir hatıl ve daha sonra orta irilikteki taşlardan oluşmuş sıralar. Kullanılan harç iri tuğla kırıntılı ve kırmızı renkteydi. Burcun iç cephesi yine aynı yapı tekniğini göstermesine karşın. burada yedi tuğla sıralı hatıllar kullanılmıştı.
CARŞI KAPI Bugünkü çarşı seviyesine göre biraz yüksek durumdaydı. Buraya önce güneye doğru başladıktan sonra batıya dönen rampalı bir yolla çıkılıyordu. Bu yüzden bu kapıya saldıranlar surların önünde yan vaziyete geçtikten sonra kapıya varmış oluyorlardı. Kapının batı ucu yaklaşık 76 yıl önce yol olmuştur. Bugün tamamen yıkılmış durumdadır.
ORTA KAPI Orta Kapı'da yıkılmış durumdadır. 56 yıl önceye kadar kapının doğu kanadı dönme ekseninin dayandığı büyük mermer taş ve lento- sunu oluşturan büyük mermer bloklardan bir bölümüyle sekiz köşeli doğu ve batı burçlarının kalıntılarını görmek mümkündü.Kapının iki yanında bulunan bu iki burcun kaplama taşları alınmış ve üzerlerinde bulunan bir kitabenin bazı parçaları yakındaki bir evin bahçesinde bulunmuştur.)
Geleneksel Silivri Yemekleri
(Karttaki bilgi:Patriyot Böreği Silivri Yemek Kültürü: Silivri, Rumeli'den gelen insanların iskan edildiği ve yerleştiği bir sahil kasabasıdır. Coğrafi konumu sebebiyle Silivri, siyasi olduğu kadar tarihi ve kültürü ile İstanbul'un ayrılmaz bir parçasıdır. Silivri, neredeyse tüm coğrafi bölgelerimizin tatlarının yaşatıldığı bir mutfağa sahiptir. Daha çok sebze ve hamur işi ağırlıklı bir mutfağı olsa da çeşit bakımından oldukça zengindir. Özellikle börek çeşidi çoktur. Bunlardan başlıcalan: Arnavut böreği, Boşnak böreği, Patriyot böreği, Tatar böreğidir. Arnavut mutfağına özgü yemeklere, elbasan tava, ciğer, kaşe omlet verilebilir: Patriyot mutfağında en çok bilinen yemeklerden "petura" da Silivri de bilinen yemeklerdendir. Silivride hala severek yapılan ve yenen tatlı türlerine örnek ise; pandispanya ve dilme tatlısıdır.Bir kıyı şehri olduğu için Silivri mutfağında deniz ürünleri de geniş yer tutmaktadır. Eylül ayı başında avlanma yasağının bitmesiyle birlikte deniz ürünlerinin bol ve ucuz bulunabileceği Silivride lüfer, kofana, çinekop, palamut, sardalya, uskumru, kolyoz, kılıç, kalkan, hamsi, istavrit, barbunya, tekir, gelincik, levrek gibi balık çeşitleri tüketilir. Midye. tarak, kalamar, is takoz, karides gibi deniz ürünleri de özellikle şehrin yerlileri tarafından bilinip mutfaklarda yer bulur.)
Piri Mehmet Paşa Bilgi Köşesi
Pîrî Mehmed Paşa ve Pîrî Mehmed Paşa Cami;Piri Mehmet Paşa, Ulemadan Mehmed Celaleddin Ahmed Çelebi nin oğludur. Babası Aksaray'dan Amasya'ya göçtüğu için, bu iki şehirden hangisinde doğduğu ve doğum tarihi ihtilallidir. Piri Mehmed, zamanının alim merkezlerinden biri olan Amasya'da, en Mümtaz alimlerden ders alarak yetişti. İkinci Bayezid padişahın maiyetin de bulunan ilim ve fazilet sahipleri ile birlikte, Piri Mehmet Celeli de istanbul'a Han Osmanlı tahtına çıkınca geldi. Sofya, Silivri ve Galata kadılıklarında bulunduktan sonra, Fatih Sultan Mehmed Harbin Istanbul'daki imaretine mütevelli tayin edidi. Ardından Maliye kalemine geçerek Hazine ve Anadolu Defterdarı oldu. Çaldıran muharebesine Humeli Defterdarı olarak katıldı Selim Han değerini ölçüp biçtiği Piri Mehmedi Çaldıran zaferinden sonra Paşalımla üçüncü vezirliğe getirdi. Mesar seferine giderken de Istanbul'un mubatazasına memur edildi Meridabik ve Ridäniye muharebelerini kazanap "Had-mo Harameyn unvanıyla geri dönerken, PiMehmed Paşa'yı İstanbul'dan davet etti. Şam'da orduya katıları Paşa, burada vezírnázarılık görevine tayin olundu. Piri Mehmed Paşa, sarayda din ve dünya işlerinde, saltanat ve hilafet konulannda padişahın yardımcısa oldu. Piri Mehmed Paşa, Yavuz Sultan Selim'in hilafetinin sonuna kadar veziriazamlik görevine devam etti. Özellikle istanbul tersanesinin yeniden kurulması ve donanmanın güçlenmesini sağladı.Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk yıllanında da vezánůzamik mevkini muhafaza eden Piri Mehmed Pasa, Belgrad ve Rodos'un fetihlerinde israr edip, Osmanlı Toprakları’na katılmasını sağladı. Arza girdiği zamanlar, Kanuni Sultan Süleyman, bu tecrubeli ve ağırbaşlı ihtiyar vezirin önünde hicap duyar, kendisine çok iltifatta bulunur ve saygı gösterirdi 1523 yanda, 200.000 akçalık vezaret haslan verilerek emekli edildi.Silivri deki çiftliğine çekilen Piri Mehmed Paşa, orada sakin bir hayat sürüp, kalan ömrünü ibadet ve itaatla geçirdi. 1533 yılında Edirne'de vefat etti. Sliver'de yaptırdığı cami yanına defnedildi Piri Mehmed Paşa birçok hayır eseri yapınmıştır. Emekli olup vefat ettiği Silivri de cami, imaret, mektep ve medreseden oluşan bir külliyesi vardır, türbesi de buradadır, Osmanlı ülkesinin birçok yerinde de hayır eserlen bolunur Aynca Rerozi mahlası yazdığı şürleri vardır hem de kasaballardan buyük saygı görmüştür. İstanbul'un yakınında olması sebebiyle yerleşmek için seçtiği bu şirin kasabaya kazandırdığı eserlerden dolayı da Silivri halkı tarafından hala hayırla yad edilmektedir. İlk adı Ulu Camii ve Camii Kebir olan yapı Piri Mehmed Paşa tarafından 937 Hicri yılda (Miladi 1530) Sermimaran Pirí Mehmed Paşa Camii; Kadilik göreviyle Silivri 'ye tayin edilen Piri Mehmed Paşa, burada vazife yaptığı sürece hem kasabayı sevmiş. Acem Aliye yaptırılımıştır.Silivri'deki Piri Mehmed Paşa Külliyesinin günümüzde ayakta değildir. Camii civarındaki külliye arazisi zamanla şahsi mülkiyete geçmiş, külliyenin bulunduğu alana muvakkithane, darüttalin ve han dışındaki bölümlen evler ve dükkanlar yaptırılmıştır. Bir vakitler arazisi denize kadar uzanan camii gunümüzde kıyıdaki binalardan dolayı sahilden görülememektedir. İstanbul'da aynı dönemde inşa edilen camilerle kıyas landığında fazlaca büyük olmadığı görülen Piri Mehmed Paşa Camii, geniş bir açıklığın ortasında, yüksekçe bir set üzerinde bulunduğu için abidevi bir görünüm sergilemektedir. Geleneksel "T plan ile yapılan camide ana mekân ।। kubbe ile örtülmüştür kible yönündeki yarım kubbe, sağlı sollu 9 metre çapında bir mahfillerde yer alan iki küçük kubbe ve son cemaat yerini örten beş kubbe lle plan tamamlanır. Otuz pencere de aydınlanan ana mekan ferah ve aydınlıktır. Kubbe ve duvarlar kalem işleriyle tezyin edilmiştir. Kubbe ile mihrap ayeti kerimelerle süslenmiştir. Caminin tek minaresi son derece zarif olmakla birlikte kaidesi ha içinde sonradan, 18. yüzyılda yapılmıştır Caminin girişindeki ana portal üzerinde bulunan kitabede kelime-i şahadeti ile birlikte binanın inşa tarihi olan Hicri 937 (Miladi 1530) tarihi verilmekte olup kitabe şu şekildedir. "La ilahe illa Allah. Muhammed Resulallah.Aynca son cemaat yerinin ortasındaki kemerin üzerinde de "Tarihi Tamir 1313" kaydı vardır.Buna göre camil 1896 yılında ramir görmüştür.Depremler ve en son özellikle Bulstar işgalinde ciddi zarar gören camii, çeşitli kereler tamir ve restorasyon dan geçirmiştir. Şu anki minarenin yapım tarihini gösteren son cemaat yerindeki 1179 (Miladi 1765), ve kemer üzerindeki 1313 (Miladi 1896) kaydı caminin Osmanlı döneminde gördüğü tamirlerin belgesidir. Vaktiyle şadırvanın sağında vöe solunda yer alan kabirlerin mezar taşlan 1960'lı yıllardaki restorasyon sırasında caminin arkasındaki Piri Mehmed Paşa kabri civarına taşınmıştır. Bu taşlar Silivri eşrafına, din adamlarına ve tarikat büyüklerine aittir.)
“Slymbria kalesi bilgi kartı”
Osmanlı döneminde Silivri kalesi”
İşte yukarıdaki Osmanlı döneminde çizilmiş resimde 47 metre yüksekliğinde ki kale bulunmakta! Bu iki resimdede o tepeden manzarayı izlerken çektiğim kareler!
Günümüzde Kale Park ismi ile kullanılan tarihi kalenin giriş kapısı.
Açıkhava müzesi olarak düzenlenen ve saraydan kalanların sergilendiği yer.
Saraydan kalan kabartmalar
Osmanlı dönemi süs taşı (dekoratifte kullanılırmış)
Osmanlıca yazılmış mezar taşı
İbranice yazılmış kitabe
Yunanca yazılmış kitabe
Bizans dönemi taş kabartması
Açık hava müzesinden kareler
Osmanlı dönemden kalma tarihi mübarek çeşme
O zamandan kalma yıkık duvarları restore edip günümüze böyle güzel bir açık hava müzesi haline getirmişler (parkın girişi)
Açık hava müzesinden😌
Evet gezimizin sonuna geldik eminim çok memnun kalacaksınız bu geziden sizlerde en yakın zamanda gezmelisiniz şimdiden okuduğunuz için teşekkür ederim☺️
Görüşmek üzere😌
Hümeyra Özkan
-
Herkese selam sevgili okurlarım bende bu yeni katıldığım projede bu ayın konusu olan geziyi seçtim bi okuma yada belgesel film falan izl...
-
TRT Avaz Belgeseli Bodrumda yaz mevsimi Merhaba sevgili okuyucularım BCP (blogları canlandırma projesi) de bu ayın konusunu yaz mevsimi ...
-
Merhaba sevgili okuyucularım! Bu ayın konularından biride tıp imiş. O zaman biraz gerçek tıptan konuşalım. Evet gerçek tıp nedir sizce...